813 YILDIR AKDENİZ BİZİM EVİMİZ…

Burası bizim evimiz. Toprağındaki her bir ninnide yüzlerce çocuğun başı ve rüyası durur. 1071’de açılan kapıdan bir kısrak başı gibi uzanan hayallerimizin ve sevdamızın yurdudur burası. Burası bizim evimiz. Dağında, taşında; kervanların göç çığlıklarını takip eden eli kınalı gelinlerin, boynunda üçgen muska yiğit efelerin oğluyla ordu, kızıyla yurt olma hülyaları yatar. 1207’den bu yana bir adım bile geri atmadığımız içimizdeki aşkla, toprağımızdaki kanla büyüyen merhametin adıdır burası. Burası bizim evimiz. Akça kızın dilinde türkü türkü uzayan, turaç kuşunun kanadında bir haber olup geleceğe muştu taşıyan, Toroslardan aşağı salınan nane, tarhun, fesleğen güzellemesidir burası. Burası Akdeniz. Kanımızla, canımızla fethettiğimiz; adımızla, şanımızla yurt tuttuğumuz; sevdamızla, merhametimiz ve hoşgörümüzle aile kurduğumuz evimiz. Burası Akdeniz, tam 813 yıldır bizim evimiz. Yolun büyüğü küçüğü yoktur; yalnızca bizim adımlarımız vardır, diyerek çıkılan yolda toprağı vatan yapan al kana, vatanı millet yapan imana hürmetle açılan kapıdan içeri girdi Türkler. Bizans kuvvetlerine karşı elde ettikleri başarılarla geniş bir sahada hâkimiyet tesis etmişlerdi. Bunun karşısında Avrupa’dan yükselen Haçlı Birliği zaman zaman bölgeye seferler düzenleyerek, Türk’ün yüzyıllar ötesine yayılacak namına perde olma telaşındaydı. Anadolu’daki varlığını aynı zamanda İslam dünyasının korunması için bir kalkan vazifesine dönüştüren Anadolu Selçuklu Devleti, Haçlı orduları ile mücadele ederek elde edilen başarıyı muhafaza etmeye çalışırken, hâkimiyetin diğer Anadolu şehirlerine yayılmasını geciktirmek zorunda kalacaktı. Ancak bir sevda diyarı vardı ki Toroslarla çevrili, yola revan olanlara yoldaş, konanlara uçsuz bucaksız bir cennetti. Bizans kaynaklarında “Attalos’un harika şehri”, İslam kaynaklarında ise “Rum Diyarı’nın meşhur büyük şehirlerinden deniz kıyısındaki korunaklı ve kalabalık nüfuslu Antaliyye” olarak bahsedilen Antalya şehri kurulduğu günden itibaren Doğu Akdeniz’in en önemli askeri ve ticari üstleri arasında sayılmıştı. Bu sebeple tarih boyunca Akdeniz ve Anadolu coğrafyasında hâkimiyet tesis etmek isteyen hemen hemen tüm devletlerin ele geçirmeği arzuladığı bir merkez olmuştu. İslam devletlerinin de hedefinde olan şehir, ilk kez Halife Mütevekkil döneminde Abbasiler tarafından ele geçirilse de buradaki hâkimiyet çok kısa sürmüştü.

 

II. Haçlı Seferi gerçekleştiği tarihlerde de Batı ve Güneybatı Anadolu’ya doğru yayılmış olan Selçuklu hükümdarı I. Mesud’un ordusu Antalya şehri yakınlarına kadar gelmişti. Fakat fethe girişme fırsatı bulmamışlardı. Bu dönemde kara irtibatı kesilmiş olsa da tâbi olduğu Bizans Devleti’yle deniz yolu vasıtasıyla irtibatını devam ettiren Antalya şehri, Selçukluların siyasi üstünlüğünü kabul ederek vergiye bağlanmışlardı. Selçukluların Antalya’ya karşı ilk askeri müdahalesi ise II. Kılıçarslan zamanında gerçekleşecekti. 1176 Miryakefalon Savaşı’nda Bizans ordularını bertaraf ederek Anadolu’daki varlığını kalıcılaştıran Selçuklular, bu başarı ertesinde Anadolu’daki önemli merkezleri ele geçirmeye başlamıştı. 1183 yılında Antalya fethedilmek üzere kuşatılmıştı. Ancak yüksek surları sayesinde karadan gelecek saldırılara karşı dayanıklı olan şehir, büyük tahribata uğratılsa da fethedilemeyecekti. IV. Haçlı Seferinde Avrupa’dan gelen orduların ihanetine maruz kalan Bizans İmparatorluğu, başta Konstantinopolis olmak üzere önemli şehirlerini kaybetmiş, üstelik bu yerler Latinlerin hâkimiyetine geçmişti. İşte bu sırada, 1204 yılında, Rum asıllı bir İtalyan olan Aldobrandini mevcut kargaşadan istifade ederek Antalya’yı ele geçirmişti. Aldobrandini, Kıbrıs’ta bulunan Lüzinyan Krallığı ile tesis ettiği, siyasi, askeri ve ticari gücünü 1207 yılında kaybedecekti. Ancak Kıbrıs Lüzinyan Krallığı ile kurmuş olduğu ilişkiler Selçuklular’a karşı kullanabileceği askeri bir desteğe dönüşecekti.

 

Henüz babası II. Kılıçarslan zamanında, Uluborlu’da melik olarak otururken Antalya şehrini yakından takip eden Gıyaseddin Keyhüsrev, şehrin stratejik ve ticari öneminin farkına varmış ve burayı yurt edinme hayalleri kurmaya başlamıştı. Tahta geçmesiyle gençlik hayallerine konu olan bu şehri ele geçirme arzusuyla hemen harekete geçti. 1206 yılı baharında ordusuyla Antalya üzerine yürümeye başlayan Sultan’ın tek gerekçesi hayalini gerçekleştirmek değildi. Haçlıların yarattığı kargaşa sonucunda Akdeniz’de ticaret yapan Müslümanların güvenliği tamamen kaybolmuştu. Mısır’dan yola çıkan bir grup Müslüman tüccar Antalya’ya ulaştığında mallarına el konması yanında tahkir edilmiş ve küçük düşürülmüştü. Haklarını savunmaya kalkan Müslüman tüccarlar şehrin zorba hâkimleri tarafından alaycı bir surette Gıyaseddin Keyhüsrev’e yönlendirilmiş ve bu tahkirata Sultan da dâhil edilmişti. “Dinin Yardımcısı/Dinin Yayılmasına Yardımcı Olan” manasına gelen Gıyaseddin ismine sahip olan Sultan ne Müslüman tüccarların tahkir edilmesine yani küffarın mümine galib gelmesine tahammül edebilir, ne de “Adil Sultan” anlamındaki Keyhüsrev isminin hakkını vermezlik edebilirdi. Allah, kendi davasını sahiplenenleri sahipsiz bırakmazdı. O ve onun nesli “Eğer söz sahibi isen, hak ile söyle, hak ile hükmet. Heva ve hevese uyma.” diyen gönül ehlinin yoluna revan olmuştu. Biliyordu ki yüce Sultan, “Allah, kulunun zahirine bakar, batınını görür. Nice içi kâfir dışı Müslüman, dışı kâfir içi Müslüman vardır…” Müslüman, Hıristiyan, Yahudi… Kim ki mağdur idi, Selçuklu Sultanı kula hizmet için Şaha kul olmuşlardandı. Nitekim mal ve itibarlarını tüccarlara geri vermeyi vaad eden Gıyasettin Keyhüsrev Antalya’daki zorba Latin yönetimine son vermek için harekete geçti.Bunun üzerine Kıbrıs Lüzinyan Krallığı’na müracaat eden Aldobrandini, askeri yardım talep etti. Buna karşın 200 askeri ile Antalya Limanı’na çıkan Kıbrıs Kralık Naibi Gautier de Montbéliard şehri savunmak için gerekli hazırlıkları tamamladı. Bu durum karşısında geri çekilip başlatmış olduğu kuşatmaya ara veren Sultan, Toroslara çekilerek bir süre puslu ve dağlık bir alanda ordusunu gizledi. Kentte olan biteni sabırla beklemeye başlayan Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev ve ordusu boş durmamış şehre erzak sevkini önleyici faaliyetler gerçekleştirerek direnci de kırmaya çalışmıştı. Lüzinyan Krallığı’na ait Frenk askerleri ve Montbéliard’ın şehre yardım amacıyla girmeleri ve yerli Rum ahaliye tacizleri kısa sürede halkı ve Frenkleri karşı karşıya getirdi. Tehlikenin farkına varan Rumlar, Frenklerin zorbalığındansa adaleti ile ün salmış Gıyaseddin Keyhüsrev’i tercih ederek Sultan’ı şehre davet ettiler.

İşte vakit tamam olmuştu. Şehrin gönlü, kapılarını sultanına açıyordu. Taşın, toprağın, kurdun, kuşun, çiçeğin, böceğin ruhuna and olsun ki nazenin bir güzellik; Türk yurdu olmaya, adalete, hoşgörüye, dostluğa, merhamete kapı açıyordu. Bu fırsatı değerlendiren Sultan, ordusunu şehir önüne yığarak bilhassa kurduğu mancınıklar ile surları dövmeye başladı. Bu sırada Sultan’a taraf olan yerli Rumlar ile şehirde var oldukları bilinen az sayıdaki Müslüman, Frenklerin katline maruz kaldılar. Öyleki Frenklerin tacizi nedeniyle kuşatmadan önce de birçok şehirli, Antalya’yı terk ederek civar yerleşkelere dağılmıştı. Taarruzu artıran Selçuklular, 5 Mart 1207’de şehri ele geçirdi. Surlar üzerine çıkan Hüsameddin Yavlak Arslan isimli Konyalı bir sipahi, Sultan’ın sancağını surlar üzerinde dalgalandırarak şehrin fethini ilan etti. Davullar vurulsun, toylar kurulsun. Boy boylanıp soy soylansın ki fetih yolunda seferi şahsına, zaferi Hakk’a pay eyleyen komutan, Antalya’ya adalet uğruna gelecekti. Şehre giren Selçuklu askerleri başta Frenkler olmak üzere fethe karşı koyanları kontrol altına aldılar. Ata şan; ere merhamet yaraşırdı. Gıyaseddin Keyhüsrev de Montbéliard ve bir grup askerini bağışlayıp şehirden çıkmalarına izin verecekti. Frenk baskısından kaçarak civara dağılan yerli Rumlar huzur ve adaletle yönetilme sözü verilen şehre davet edildi. Artık Anadolu Selçuklunun yeni incisi Antalya, Vali Ertokuş’a emanet edilecek ve Sultan yeni fetihler için Konya yoluna revan olacaktı.

 

Konya’ya geri dönmek üzere yola çıkan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Düden Nehri kenarında ordusunu durdurup elde edilen ganimetleri taksim ederken Mısırlı Müslüman tüccarların mallarını da iade ettiği söylenir. Bu rivayet Müslüman tüccar hadisesinin fetih için bir bahane değil; dinin koruyucusu ve yardımcısı olan Selçuklu Sultanı’nı harekete geçirebilen yeterli bir gerekçe olduğunu göstermektedir. 1211’de vefat eden Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ardından zuhur eden taht mücadeleleri ve otorite boşluğu Antalya Hristiyanlarına cesaret vermiş, yine Kıbrıs Lüzinyan Krallığı’nın destek ve kışkırtması ile 1212’de isyan etmişlerdi. İsyan sonrası şehirdeki hâkimiyetini kaybeden Selçuklular dört yıllık bir aradan sonra 22 Ocak 1216 Cuma günü bu sefer I. İzzeddin Keykavus liderliğinde Antalya’yı ikinci ve son kez fethetmişti. Bu seferki fetihte, gelişen Selçuklu donanması da büyük bir rol oynayacaktı. Nitekim birinci fetihten sonra Akdeniz’e açılan bir kapıya sahip olan Selçuklular donanma kurmaya başlamışlar ve karalardaki hâkimiyetlerini denizlere de yaymışlardı. Selçuklular şehrin fethinden sonra Doğu’dan gelmekte olan Türk boylarını Antalya ve civarında iskân etti ve bu yolla bölgenin bir Türk yurduna dönüşmesi sağlandı. Bilhassa Teke Aşireti’nin buraya yerleştirilmesiyle, bölgeye Teke Yöresi denilmeye başlandı. Fetihten sonra şehirde düzen sağlandı ve inşa edilen birimler ile İlkçağlardan itibaren önemli bir şehir olan Antalya, Türk-İslam şehrine evrilmeye başladı. Şehrin imarı ve sağlanan asayişle birlikte ticari hareketliliği artarak devam eden Antalya 13. yy itibarıyla Müslüman ve Gayrimüslimlerin huzur içinde birlikte yaşadıkları bir yurt haline geldi. İşte tam da bu yüzden burası bizim evimiz. “Baykuştan pervâmız yok, biz şahinler sürüsüyüz.” diyen Fatih Sultan Mehmet’ten aldığımız güçlü sesle; “Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim” diyen Yunus’tan aldığımız hoşgörüyle; “Aynı dili kullananlar değil, aynı duyguları paylaşanlar daha iyi anlaşırlar.” diyen Mevlana’dan aldığımız kardeşlikle 813 yıldır Akdeniz bizim evimiz.

ANTALYA; ZAMANIN SEVDAYA DURDUĞU ŞEHİR